Öğrenilmiş Çaresizlikler

İnsanların hayvanlardan öğrenebileceği çok şey olduğunu düşünen birisi olarak, aramızdaki farklılıklar hep çok ilginç gelir bana. Kendi kendisinden şüphe eden hiç bir hayvan yoktur mesela. Veya bir an için bile olsa kendisine acıyan, acımakla vakit kaybeden. Biz insanlar da bu davranış alışkanlıklarına sahip olarak doğmuyoruz aslında ama daha adımızı bile söyleyemezken kendimizden şüphe etmeyi öğrenmiş oluyoruz.

Bu tarz öğrenilmiş çaresizliklerimizin ana nedeni, hayvanlardan farklı olarak bir “ben ve diğerleri” anlayışına sahip olmamız. Kendimizi bütünün geri kalanından ayrı olarak algıladığımız ilk anda, bu ayrılık duygusunun yarattıkları ile başa çıkabilmek için stratejiler geliştiriyoruz. Sevilmek istiyoruz örneğin, sevildiğimizden emin olmak istiyoruz. Sevilmeyi ve dolayısıyla bir nevi hayatta kalmayı garantilemek için de davranışlarımızı karşımızdakinin, ilk önce de annemizin onaylayacağı şekilde düzenlemeye çalışıyoruz. Yaşamının ilk yıllarında anneyi “mutlak doğru” olarak kabul eden çocuk, annesinin yüzü iş yerindeki bir şeye sıkıldığı için bile asık olsa, kendisini suçluyor. Koşullu sevgiye maruz kaldıkça kendisinden şüphe etmeyi öğreniyor. Ve elbette koşullu sevgiye maruz kalıyor; ebeveynler de insan sonuçta, onlar da öğrendikleri kalıplarla hareket ediyorlar. Beklentileri var çocuklarının nasıl davranması, konuşması, hissetmesi, olması gerektiğine dair. Böylece biz de kıyaslamayı öğreniyoruz kendimizi o “diğerleri” ile ve yaşımız ne kadar ilerlemiş olursa olsun, hayatımızda neleri tecrübe etmiş, nelerin tecrübe edildiğini görmüş olursak olalım yine de zihnimizdeki o eleştirmen konuşmaya ve çaresizliğmizi beslemeye devam ediyor.

Bu konuda bizi kısıtlayan bir diğer fark da, hayvanlar gibi sevgi duygusunu hislerimizle algılayamıyor olmamız. Düşünün bir, karşımızdakinin duygularını anında ve güvenilir bir veri olarak algılıyor olsaydık nasıl davranırdık? Anne örneğine dönecek olursak, yüzü asık olsa da bizi sevdiğni hücrelerimizde hissediyor olsaydık, yaramazlık yaptığımız için bize kızarken bile sevildiğimizi somutmuşçasına algılıyor olsaydık, kendimizden, davranışlarımızdan bir saniye olsun şüphe eder miydik? Ya da tam tersi, sevgi adı altında, duygusal şantaj yoluyla bizi kısıtlayıcı, engelleyici davranışlara yöneltmeye veya bazı bizim için yıkıcı olabilecek düşünceleri kabul etmeye sevk eden birisinin bizi sevmediğini algılayabilseydik…

Altıncı hissimizi, sezgisel yönümüzü hayvanlar kadar doğal bir şekilde kullanmıyor ve hayatımıza dahil etmiyor olmamızın bizlere bedeli aslında çok ağır. Neyse ki hayvanlardan bunun gibi bizlere yararlı olacak becerileri öğrenme şansımız var. Örneğin atlarla koçluk seanslarında, bir atla karşı karşıya geldiğimizde, zihnimizdeki seslerin hangisi gücümüzü elimizden alan o acımasız eleştirmenden geliyor, hangisi güçlü, özgür, içsel bilgeliğimizden geliyor ayırt edebiliyoruz. Bu ayırımı yapmayı bir kez olsun öğrenince de, günlük hayatımızda bununla her karşılaştığımızda farkına varıp, davranışlarımızı, tepkilerimizi gözden geçirme şansına sahip oluyoruz. Atlarla yaptığımız çalışmalarda, sezgiselliğimizi de geliştirmeyi öğrenebiliyoruz çünkü bu yanımızı güçlendirmenin ilk adımı onun varlığının somut bir şekilde doğrulanması oluyor. Gönderdiğimiz sezgisel mesajların çok net bir şekilde algılandığını ve karşılığında bizim algıladıklarımızın da fiziksel olarak onandığını gördüğümüzde, inanmaya başlıyoruz. Bu yetimize inandıkça ve hangisi bizim gerçekten algıladığımız, hangisi projekte ettiğimiz, ayırt etmeyi öğrendikçe de bu yönde geliştirebiliyoruz kendimizi. Böylece öğrenilmiş çaresizliklerimizden biraz daha kurtuluyor, özgürleşiyoruz.


 

 

Atlar gibi olmak

Atlar, biz insanları iyileştirir, daha yüksek bilinç seviyelerine ulaşmamıza yardımcı olurlar. Dünyayla, diğer insanlarla, doğayla, içimizdeki özgün benliklerimizle nasıl doğru iletişim kuracağımızı öğretirler.Varolmanın daha üstün, daha farkında, daha huzurlu ve evrenle daha uyumlu halini yaşar ve bizlere de bu yönde model olurlar.

 

Ve atlar tüm bunları sadece oldukları gibi olarak başarırlar. Ve bizim de tüm bunlara ulaşmak için “atlar gibi” olmamız gerekir.

 

“Atlar gibi” olmak ne demektir? Atlar sürü hayvanlarıdır. Bir sürünün içinde ve bir sürüyle yaşamak, o sürüdeki diğerleri ile sürekli anlamı ve şekli değişen, tazelenen bir ilişki içinde olmayı içerir. Öncelikle kendini tanımak; kim olduğunu, yetilerinin üstünlüklerini ve sınırlarını, kendi duruşunu, yerini ve diğerlerinin seni nasıl değerlendirdiğini bilmek gerekir. Ardından başkalarını tanımak, onlardaki özellikleri ayırt edebilmek, onların yerlerini, grup içindeki konumlarını ve sınırlarını bilebilmek gerekir. Bir sürü ile ortak yaşam sürebilmek beraberinde, paylaşmayı, empati duyabilmeyi, bütünün parçası olarak bir yerlere varabilmeyi gerektirir.

 

Atlar aynı zamanda av hayvanlarıdır. Avcı değillerdir, yiyecek elde edebilmek için kafalarında stratejiler oluşturup, planlar yapmak ve bir sonraki adımlarının ne olacağına karar vermek için düşünmek zorunda değillerdir. Av olmamak için sürekli anın içinde olmak ve tüm duyularından gelen verileri değerlendiriyor olmak zorundadırlar. Kafalarının içinde, gelecekte veya geçmişte olmak gibi bir lüksleri yoktur, farkındalıkları her daim o an etrafta neler olup bittiğine odaklanmış olmalıdır, hayatta kalmaları buna bağlıdır. Bu en yüksek farkındalık halinde sadece beş duyuyu değil, altıncısını da aktif halde tutarlar, çevrelerinde olup bitenlere dair pek çok bilgiyi enerji boyutunda algılarlar. Algıladıkları bilgileri, bizler gibi, bir takım önyargılar, sınıflandırmalar, etiketlemeler, direnişler süzgeçinden geçirmeden işlerler. “Olan” ı değiştirmeye, kontrol etmeye çalışmazlar ve reddetmezler. Bir başka reddetmedikleri şey ise duygularıdır. Duygularını da geçerli bir bilgi kaynağı olarak kabul eder ve bizim gibi bastırmaya, yok saymaya veya üstünü sahte birtakım başka duygulanımlarla örtmeye çalışmazlar.

 

Bir atla serbest olabileceğiniz bir ortamda iletişime geçtiğinizde, en derinlerinize bile saklamış olsanız gerçek duygularınızı hisseder, buna göre davranır ve dolayısıyla sizi de bu duygulardan haberdar eder. Bir atla iletişime geçtiğinizde, sizinle bir sürü oluşturduğunu düşünür ve hemen sizin ve kendisinin bu sürüdeki konumunu belirlemek ister, sizi kendi duruşunuzdan ve sınırlarınızdan haberdar eder. Bir atla serbest olabileceğiniz bir ortamda iletişime geçtiğinizde, aynı zamanda birbirinizin enerji alanına da girmiş olursunuz, duyularınızı iyice dinleyebilirseniz eğer sizi görüp duyamadığınız dünyalardan haberdar eder. Ve bir atla gerçekten o anda orada olmadığınız sürece zaten iletişime geçemezsiniz, yüksek farkındalığa ulaşmanın yolu ise anda olmaktan geçer.

Bir şifacı ve öğretmen olarak at

Hayatta pek çok iniş, çıkş ve dönüş vardır ancak sen, çok özel bir öğretmenle, son derece yetkin ve çok tavsiye edilen bir öğretmenle bir şifa süreci geçireceksin.

Karşılaştığınız anda hislerin su yüzüne çıkacak, kalbin, evrimindeki çok eski zamanlardan kalma birisini tanıyacak.

Bilgelik dolu gözleri dikkatini çekecek, hem içini hem dışını gören ve eşsiz varlığı ile seni daha önce kimsenin dinlemediği gibi dinleyen.

Ruhunu çırılçıplak soyacaksın ve düşünce ve duygularını olduğu gibi gözlemleyen bu öğretmen, daha önce farkında olmadığın şeyleri sana geri yansıtacak.

Yaklaşımında örtük veya yargılayıcı hiçbir şey olmayacak, sadece bir yardım etme arzusu.

Bu öğretmen hiç kelime kullanmadan hayatını değiştirebilir.

Uzanacak ve o sevgi dolu yüze dokunacaksın, ılık nefesini elinde hissedecek ve yumuşak gövdesini okşayacaksın.

Artık kurtarıldın.

Rehberin işte bu at ve dünyadaki tüm atlar.

Connecting with Horses, Margrit Coates